Tarih: Prş Şub 19, 2009 9:50 pm Mesaj konusu: HER GÜNÜN BİR HİKAYESİ OLMALIDIR-2
*
KIRMIZI İBİKLİ KÜÇÜK TAVUK
Zamanın birinde bir çiftlikte kırmızı ibikli küçük bir tavuk yaşarmış.
Tavuk kendi yiyeceğini kendisi bulur ve bu güzel çiftlikte çok mutlu bir hayat yaşarmış.
Bir gün buğday taneleri bulmuş ve bunları ekerek daha çok yiyecek
elde edeceğini düşünmüş. Ancak nasıl ekeceğini bilmediği için arkadaşlarından yardım istemiş:
'- Bu buğday tanelerini ekmek için kim bana yardım edecek ?'
Ördek cevaplamış:
'- Ben yardım edemem, ancak istersen sana kahve tohumu satabilirim. Buğday yerine kahve ekersen, çok para kazanır ve istediğin kadar buğday alırsın.'
Domuz oradan seslenmiş:
'- Ben de yardım edemem, ancak kahve ekersen ürünlerini ben satın alırım.'
Fare hemen atlamış:
'- Ben buğday ekiminden anlamam ancak kahve ekmek için gereken parayı sana borç verebilirim, sonra ödersin.'
Ticaretten ve tarımdan anlamayan kırmızı ibikli şirin tavuk, bu sözler
sonrasında kahve ekmeye karar vermiş ve buğdaydan vazgeçmiş.
Ancak kahve nasıl ekilir bilmediğinden yine yardım istemiş:
'- Kahve ekmek için kim bana yardım edecek?'
Ördek:
'- Ben yardım edemem, ancak kahvenin çabuk büyümesi için gereken gübreyi sana satabilirim' demiş.
Domuz:
'- Ben kahve yetiştirmekten anlamam ancak kahveleri zararlı böceklerden
korumak için ilaca ihtiyacın var, istersen sana satarım' demiş.
Fare de:
'- Gübre ve ilaç için gereken parayı istersen sana borç olarak veririm '
demiş.
Sonunda kırmızı ibikli tavuk çalışmaya başlamış, çalışmıııııış çalışmış.
Kahve yetiştirmek buğday yetiştirmekten daha zormuş ve daha çok gübre ve ilaç gerekiyormuş.
Ama tavuğumuz sonunda çok zengin olacağını hayal ederek sabretmiş. Ve sonunda hasat zamanı gelmiş ve gerçekten de tavuk çok miktarda ürün elde etmiş, kendisine yol gösteren arkadaşlarına seslenmiş:
'- Kahveleri satmama kim yardım edecek?'
Ördek:
'- Ben yardım edemem, ancak kahveleri işlemek ve paketlemek için benim fabrikama getirmelisin. '
Domuz:
'- Ben de yardım edemem, zaten her önüne gelen kahve ektiği için kahve
fiyatları çok düştü, senin kahven beş para etmez.'
Fare:
'- Ben bu işlerden anlamam, ayrıca artık sana verdiğim borçları ödemen
lazım.'
Sonunda kırmızı ibikli küçük tavuk gerçeğin farkına varmış ve buğday yerine kahve ekmenin büyük bir hata olduğunu anlamış, çünkü borç içinde imiş ve yiyecek tek bir lokması yokmuş. Açlıktan ölmemek için yine yardım istemiş:
'- Yiyecek bir kaç lokma bulmama kim yardım edecek?'
Ördek:
- Ben yardım edemem, senin hiç paran yok.'
Domuz:
'- Ben de yardım edemem, zaten herkes kahve ektiği için buğday eken de
kalmadı, yiyecek yok.'
Fare:
'- Ben yiyecek bulamam. Ancak bana borçlarını ödemediğin için para yerine senin tarlanı almak zorundayım, iyi bir tavuk olursan, belki senin o tarlada boğaz tokluğuna çalışıp, benim için buğday yetiştirmene izin verebilirim.
Şimdilerde bizim kırmızı ibikli küçük tavuğumuz, artık farenin olan eski
tarlasında buğday yetiştiriyor ve karnını doyurmaya çalışıyor.
Kaynak : İngiltere de ilkokullarda okuma kitabı olarak okutulan 'The Little
Red Hen' kitabı
Sanki öykü değil, Türkiye'nin son 50 yılı.
Ya bu öyküyü yazan Türkiye'den esinlendi, ya da Türkiyeyi 'Kırmızı ibikli Tavuk'a çevirenler bu öyküden esinlendiler.
Kalın sevgi ile...
*
*
En son nazenin tarafından Prş Mar 12, 2009 10:53 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Tarih: Prş Şub 19, 2009 9:56 pm Mesaj konusu: Re: HER GÜNÜN BİR HİKAYESİ OLMALIDIR-2
PAZARLAMA
Bir profesör, yüksek lisans öğrencilerine pazarlama kavramlarını anlatıyordu
1. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz ve yanına
giderek "Çok zenginim. Evlen benimle!" dediniz. Bu, doğrudan
pazarlamadır.
2. Bir grup arkadaşınızla katıldığınız partide büyüleyici bir kız
gördünüz. Arkadaşlarınızdan biri kızın yanına gitti ve sizi işaret
ederek kıza "O çok zengin. Evlen onunla!" dedi. Bu, reklamdır.
3. Katıldığınız partide büyüleyici bir kız gördünüz ve yanına
gidip telefon numarasını aldınız. Ertesi gün arayıp "Çok zenginim.
Evlen benimle!" dediniz. Bu, telepazarlamadır
4. Katıldığınız partide büyüleyici bir kız gördünüz. Kalkıp
kravatınızı düzelttiniz, ona doğru yürüyüp içkisini tazelediniz,
arabanın kapısını açtınız, çantasını düşürünce eğilip aldınız
küçük bir gezinti teklif ettiniz ve sonra "Bu arada ben çok zenginim.
Benimle evlenir misin?" dediniz. Bu, halkla ilişkilerdir.
5. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz. Yanınıza
geldi ve "Duyduğuma göre çok zenginmişsiniz. Benimle evlenir
misiniz?" dedi. Bu, marka bilinirliğidir.
6. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz. Yanına
yaklaşıp "Ben çok zenginim. Evlen benimle!" dediniz. Suratınıza
okkalı bir tokat yapıştırdı. Bu, müşteri geribildirimidir
7. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz. Yanına
yaklaşıp "Ben çok zenginim. Evlen benimle!" dediniz. O da sizi
kocasıyla tanıştırdı. Bu, arz-talep uyuşmazlığıdır
8. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz. Yanına
yaklaştınız, ama siz birşeyler söyleyemeden önce biri gelip ona "Ben
çok zenginim. Benimle evlenir misin?" dedi ve kız onunla gitti. Bu, sizin
pazar payınıza göz koyan rekabettir.
9. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz. Yanına
yaklaşıp "Ben çok zenginim, evlen benimle!" diyecekken karınız
geldi. Bu, yeni pazarlara girememektir
Tarih: Cum Şub 20, 2009 11:28 pm Mesaj konusu: Re: HER GÜNÜN BİR HİKAYESİ OLMALIDIR-2
Teşekkürler Yahya Abi izninle ben de bana gelen ve çok beğendiğim bir maili sizlerle paylaşmak istiyorum. Biraz uzun ama okunmaya değer bir yazı olduğunu düşünüyorum..
Sosyal Hizmet Uzmanı: Senin sayende demiyorsanız, senin yüzünden de demeyin hiç bir zaman.
Selma, 6 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydu, bana geldiğinde 8 yaşındaydı. Selma'nın onu psikolojik olarak susmaya iten, 'seçici konuşmazlık' dediğimiz sürece getiren olaylar beş yaşındayken başlamıştı.
Selma, beşkardeşi, anne ve babasıyla kendi halinde normal bir yasam sürerken, bir gün annesi hastalanıyor. O dönemlerde beş yaşlarında. Kendisinden büyük iki abla, bir ağabey ve kendisinden küçük iki kardeş daha var. Küçük kardeşin yeni doğduğu dönemde anne ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşıyor. Uzun süre tedavi görüyor. Yoğun uğraşılara rağmen iyileşmiyor. Hastane ortamından evine gidip son günlerini evinde huzur içinde yaşasın diye doktorlar tarafından eve gönderiliyor. Birkaç ay evde babaanne, hala ve benzeri yakın akrabaların yardımıyla yaşatılıyor. Bir gün hayata gözlerini kapatıyor.
Anneye en fazla ihtiyaç duyulan dönemde anne, Selma'nın hayatından çıkıp gidiyor.
Aradan 1,5 yıl geçiyor. Kendi hallerinde bir şekilde Yaşamaya alışıyorlar. Büyük kızlar evde yemek yapıp, en küçük çocuklara annelik yaparken, Selma babasıyla birlikte dükkânda çalışıyor. Dükkânları evin hemen alt katında olduğu için baba endişe duymadan iş hayatına devam ediyor. Çocuklarını kimseye muhtaç etmeden yük etmeden idare ediyor.
Bir gün ablalar ve ağabey, kardeşlerini alarak yakın Akrabalarına gidiyorlar. Selma babasının yanından ayrılmıyor. Çok ısrar ediyorlar ama istemediği için gitmiyor. Babası da gitmemesine ses çıkarmıyor. Öğleden sonra baba Kız dükkânı temizlemeye başlıyorlar. Selma babasının istediği gibi her yeri bir güzel temizleyip süpürüyor. Daha sonra radyoyu açıyor. Müzik dinlemeye başlıyor. Ancak dışarıdan gelen sesler nedeniyle müziği duyamadığı için, sesini iyice açıyor. Babası da başının ağrıdığını söyleyerek müziğin sesini kısmasını istiyor. Selma, babasının söylediğini duymamış gibi yapıyor. Hani çocuklar sıklıkla yaparlar ya... Bir süre sonra babası, başının çok ağrıdığını söylüyor. Yüzü asılıyor. Selma, gidip gelip babayı kontrol ediyor baş ağrısı geçti mi diye.
Babası baş ağrısına dayanamayarak eve ilaç almaya çıkıyor. Sıcaktan bunaldığını, kendini kötü hissettiğini söylüyor. Dükkâna dikkat etmesini hemen bir ağrı kesici alıp geleceğini de ekliyor. Eve çıkıyor. Aradan epey zaman geçmesine rağmen baba yok. Bekliyor baba yok. Merak edip yukarıya babasına bakmaya çıkıyor. Eve giriyor. Babasına sesleniyor. Cevap yok. Tam oturma odasına giriyor ki babası o anda Selma'nın gözleri önünde kalp krizi geçirmeye başlıyor. Selma babasının çırpınmalarına, yerde tırmalamasına... Vs. şahit oluyor. Babası son nefesini verip yerde cansız yatarken,
Uyandırmaya çalışıyor. Babası uyanmıyor... Camdan aşağı doğru bağırmaya başlıyor:
-'İmdat. Babama bişey oldu... Yardım edin! Kısa süre içinde ev mahalle halkıyla doluyor...
Cenaze işlemleri bitince 1,5 yıl önce anneleri ölen bu altı kardeşin ne olacağı tartışması başlıyor. Kimi 'yanımıza alalım', kimi 'yuvaya verelim', kimi de 'hepsine birden nasıl bakacağız' diyor. En sonunda akrabalar aralarında anlaşıyorlar.'herbirimiz birisini alalım. Böylece çocuklar yurtlarda perişan olmaz, arada sırada da olsa birbirlerini görürler.' Diye düşünüyorlar. Selma'yı çok sevdiği halası alıyor. İki yıldır Selma yanlarında ve hiç konuşmuyor.
Duyduklarım beni çok etkilemişti. Daha önce gidilen Uzmanların(Sosyal Hizmet Uzmanı) isimleri beni endişelendirmişti. Bir yandan da bir şeyler yapabilirim belki diye düşünmeden edemiyordum.
Hikâyesinden çok etkilendiğim bu kızı merakla bekliyordum.
Halası olan biteni tek tek anlattı.
'Gelinimiz ve ağabeyimin ölümünden sonra ben de onu bir türlü mutlu edemedim. İki yıldır yüzü hiç gülmüyor. Kendiliğinden hiç bir şey yapmıyor. Sadece konuşmasa neyse ama sanki kurulmuş bir robot gibi. Örneğin sofraya oturup yemek yiyeceğiz ' Hadi Selma sofraya otur!' diyoruz oturuyor. Hadi Selma artık kalkabilirsin demeden kalkmıyor. Önceleri aldırmadık. Baktık olmadı karşımıza aldık uzun uzun konuştuk anlattık. Ona evimizin bir kızı olduğunu, evdeki herkes kadar her şeye hakkı olduğunu... Hiçbirisi fayda etmedi. Zamanla öfkelenip inadını kırmak için bazı taktikler uygulamaya başladık. Sofra hazır olunca gel otur demedik, aç kaldığı günler oldu. Ya da artık kalkabilirsin demedik saatlerce sofrada oturdu. Hadi artık uyu demedik, sabaha kadar koltukta öyle oturdu. Vicdanın yoksa söyleme...'
Onunla yaptığım ilk seans dün gibi aklımda. Hal hareketleri dinlemiyormuş gibi ama tüm alıcılarını bana çevirdiğini hissettiğim tavırları.
- Biliyor musun ben seni çok sevdim
- ......
- Vallahi çok ciddiyim, çok sevdim.
- .....
- Ne güzel hiç konuşmuyorsun, diğer çocuklar gibi kafamı şişirmiyorsun.
Gözlerimin içine bakıp gülümsemesini saklamak ister gibi dudaklarını ısırarak başını salladı.
- Biliyor musun bazen çocukların hayatlarında bazı şeyler
Yolunda gitmiyor, benim işimse bunları yoluna koymak.
Beni dinlediğini biliyorum. Hatta benimle konuştuğunu bile hissediyorum. Çocuklar benden yardım isterler, ben de onlara yardım ederim. Bu hep böyle oldu.
- .......
- Ama şu an işler değişti. Sana yardım etmeyi ben istiyorum.
Eğer bana yardım edersen , izin verirsen seni susturan şeyin ne olduğunu bulurum. Gerçekten... İnan bana...izin verir misin? Başını salladı! Evet, başını salladı!
- Elimde bazı resimler var, o resimleri çocuklara gösteriyorum onlar da bana resimlerle ilgili hikâyeler anlatıyorlar. Onlar bana hikâye anlatınca ben de onların mutlu olmasını sağlıyorum. Yani bütün sır hikâyede. Biliyorum sen konuşmuyorsun. Ama hikâye anlatmak istersen, konuştuğunu kimseye söylemem. Bu ikimizin sırrı olur. Anlaştık mı?
Bir süre düşündü. Başını sağa sola salladı. Evetle hayır
Arasında gidip geliyordu. Birden evet anlamına gelecek şekilde başını salladı. Karşımdaydı... Ben ona resimler gösteriyordum o da bana hikâyeler anlatıyordu. İşimiz bittiğinde ona çok teşekkür ettim.
Anlattıklarını analiz etmeye bile gerek yoktu. O kadar saf, o kadar temiz, o kadar kendi hikâyesini anlatmıştı ki... Selma'nın bilinçaltı karmakarışıktı.
İşte Selma'nın analizden geçmesine bile gerek bırakmayan,
Halasını dinlerken gözyaşlarına boğan, beni analiz yaparken hıçkırıklara boğan hikâyesi...
'Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar bir ülke varmış. Bu Ülkede anne babasıyla yaşayan çok mutlu çocuklar varmış. Çocuklar kardeş kardeş hep oynarlarmış, anne babaları onlara hiç kızmazlarmış. Bir gün bu çocukların annesi hastalanmış. Çocuklar çok üzülmüş. Ama kimse çocukların üzüldüğünü anlamamış. Anneyi hep hastaneye ###ürmüşler. İlaçlar vermişler. Hem de acı acı ilaçlar. Anne, sırf çocuklarını yalnız bırakmamak için içmiş bütün o acı ilaçları.
Çocuklara hep annelerinin iyileşeceği söylenmiş. Bir gün anneyi eve getirmişler. Çocuklar anne geldi diye çok mutlu olmuşlar. Anne hep yatakta yatmaya başlamış. Artık çocuklarına yemekler yapmıyormuş. Çocuklar çok üzülmüşler.
Annelerinin yanında oyunlar oynamaya başlamışlar. Annelerinin yanında niye oynuyorlarmış biliyor musun ? Anneleri eğlensin diye. Ama babaanneleri hep kızıyormuş onlara.
'Gürültü yapıp durmayın.
Anneniz zaten sizin yüzünüzden hastalandı' diye. Çocuklar çok yaramazlık yaptı diye anne hastalanmış meğer. Çocuklar da anne iyileşsin diye onu eğlendirmek istiyorlarmış ama kimse anlamıyormuş. Herkes çocuklarını azarlayınca anneleri de çok üzülüyormuş..
Bir gün anne ölmüş. Herkes ağlamış. Çocuklar annenin neden
Öldüğünü anlamış. Yaramazlık yaptılar diye. Çocuklar evde babalarıyla yaşamaya başlamışlar.
Bir gün anane gelip yemek yaparken, çocuklar gürültü yapmışlar. Anneanne onlara kızmış 'kızım sizin yüzünüzden hasta oldu. Hiç annenizin sözünü dinlemediniz hasta ettiniz kızımı. Sizin yüzünüzden de öldü. Sözümü dinlemeyip gürültü yapar, çok konuşursanız beni de öldürüp ortada kalacaksınız. Kim bakacak size?' demiş.
Bir gün Selma , babasıyla dükkânda oturuyormuş. Ablaları kardeşleri amcalarına gitmişler. Selma babasının yanından ayrılmak istememiş. Hiç gürültü yapmadan hep babasına yardım ediyormuş. Anneleri çocuklar evde yokken hastalanmış ya. Babası yalnız kalır hastalanır diye yalnız bırakmak istemiyormuş. Babaları çocuklarını hiç kızmıyormuş zaten. Gürültü yaptıklarında bile.. Selma dükkânda babasına yardım etmiş, her yeri mis gibi yapmış. Elleri de acımış biraz. Radyoyu açmış. Babasının başı ağrımış. 'Kızım kapat şunun sesini' demiş. Selma duymuş ama duymamazlıktan gelmiş. En
Sevdiği müzikler varmış.
Babası biraz sonra eve gitmiş. İlaç alıp gelecekmiş. Gitmiş gelmemiş. Selma’nın aklına hemen anneannesiyle babaannesinin Söyledikleri gelmiş. Annesi zaten çocukların yaramazlığı yüzünden ölmüştü ya. Selma çok korkmuş eve çıkmış. Babasını aramış. Odaya girince bir bakmış, babası bişeyler yapıyor. Selma çok korkmuş. Babası Selma'ya 'git' der gibi işaretler yapmış. Selma gitmemiş. Babası yerde Uyumaya başlayınca uyandırmaya çalışmış. Uyandıramayınca ağlamaya başlayıp komşuları çağırmış. Sonra ev kalabalık olmuş. Selma kimseye söyleyememiş ama çok üzülmüş.. Babası ' git ' dediği halde gitmemiş. Yine babasının sözünü dinlememiş. Eğer gitseydi, müziğin sesini açıp babasının başını ağrıtmasaydı babası ölmeyecekti. Selma'nın yüzünden öldü. Akrabalar çocukları paylaşmışlar. Selma ablalarından ayrılmak istememiş. Küçük kardeşini de çok seviyormuş. Halası yanına gelip 'kızım sen artık benim kızımsın bizimle yaşayacaksın' demiş Selma çok mutlu olmuş. Öyle mutlu olmuş ki, halasını çok seviyormuş, istediği zaman kardeşlerime ###ürürler, diye düşünmüş.. Halasının evine gidince 'artık bunlar benim yeni anne babam' demiş kendi kendine. Ama birden korkmaya başlamış. 'Annemle babamı ben öldürdüm. Yaramazlık yaptım sözlerini dinlemedim. Yeni annemi babamı çok seviyorum. Ya onlara da bişey olursa ben ne yaparım.?' Sonra aklına Bişey gelmiş. Gece yatmadan önce
Yatağının başucuna oturup dua etmeye başlamış.
-'Allahım .. Ben çok yaramaz bir kızım. Annem babam benim
Yüzümden öldü. Halamlar çok iyi insanlar. Ne olur benim yüzümden onları da yanına alma. Eğer onları da alırsan ben kimin yanında kalırım? Ne olur Allahım bana yardım et. Hiç konuşmamam için bana yardım et. Ne zaman gürültü yapıp Söz dinlemesem annem babam ölüyor. Hep susmam için bana yardım et Allahım. Ne söylerlerse yapacağım, onlar söylemeden hiç bişey yapmayacağım... Ne olur onları benden alma!..'
O günden sonra Selma hiç konuşmamış. Gülmemiş. 'Eğer gülersem evde gürültü olur, başları ağrıyıp ölürler' diye korkmuş. Hep susmuş..
Hikâyesi bitince Selma gözlerimin içine baktı ve ekledi; 'Biliyor musun? Hala her gece dua ediyorum. Allahım ne olur konuşmayayım, konuşmamam için bana yardım et! Diye. Bazen çok mutlu oluyorum. O zaman çok korkuyorum sevinçten çığlık atarım da gürültü olur, annem ölür diye'
O küçük bedeniyle ne kadar büyük bir görev üstlenmişti.
Kaçımız en konuşkan, en geveze çağımızda kendimizi susturmayı başarabiliriz ki?
Kaçımız bir dondurma alındığında bile sevinç çığlıkları atabilecekken, bu yoğun duyguyu bastırıp susmaya devam edebiliriz ki? Kaçımız?
Bu kadar sevilmek... Bu kadar değer verilmek...
*********************************************************************
Yapmayın ne olur... Çocuklarınızın küçücük omuzlarına, AĞIR yükler yüklemeyin. Onların akılları da BÜYÜK, yürekleri de KOCAMAN...
Ne olur başınız da ağrısa, bir bardak da kırılsa, eşinizle de kavga etseniz; demeyin...
Zaten aslında hiç biri çocuğunuz yüzünden değildir. Aslında hiç bir şey, hiç bir zaman, bir başkası yüzünden değildir, kendimizindir, bir durumu istemediğimiz bir sonuca doğru yönlendiren. Ama bunu bilmektense, itiraf etmektense, bir başkasını Suçlamak hep daha kolay gelir. 'Senin yüzünden!' demeyin çocuklarınıza... Hele hiç bir zaman 'Senin sayende' demiyorsanız, 'senin yüzünden' de demeyin hiç bir zaman.
_________________
Sana bişey olur diye aklım hep sende
Rüyaların bile benim göz hapsimde
Senle yanan yürek üşümezmiş hiç ömrünce
Benim öbür yarım bedelsin tüm sevgilere...
Tarih: Prş Mar 05, 2009 10:53 pm Mesaj konusu: Re: HER GÜNÜN BİR HİKAYESİ OLMALIDIR-2
DİPLOMASİ
Adamın biri Afrika'da safariye çıkarken yanına minik köpeğini de almış. Minik köpek bir gün ormanda dolaşıp, kelebekleri kovalar, çiçekleri koklarken kaybolduğunu fark etmiş. Ne yapacağını düşünürken bir de bakmış ki karşıdan bir leopar geliyor ve belli ki günlük yiyeceğini arıyor. 'Şimdi başım dertte' diye düşünmüş minik köpek. Etrafına bakmış yerde kemik parçalarını görmüş. Hemen arkasını leoparın geldiği yöne çevirerek kemikleri kemirmeye başlamış, bu arada da arkadaki hareketi kestirmeye çalışıyormuş. Leopar tam saldıracakken minik köpek kendi kendine konuşmuş; 'Ne kadar lezzetli bir leoparmış. Acaba etrafta bundan bir tane daha var mi?' Bunu duyan leopar bir anda donmuş kalmış ve en yakındaki ağaca tırmanarak dalların arasına saklanmış. 'Tam zamanında kurtardım yoksa bu köpeğe yem olacatım' diye düşünmüş leopar. Bütün bunlar olup biterken bir başka ağacın üstündeki bir maymun olanları izliyormuş. Bildiklerini kullanarak bundan sonra leopardan kurtulabileceğini düşünmüş. Leoparın yanına giderek neler olduğunu anlatmış. Leopar köpeğin yaptıklarına çok sinirlenmiş ve maymuna: 'Atla sırtıma, gidip sunu yakalayalım' demiş. Ancak minik köpek neler olduğunu ve leoparın sırtında maymunla birlikte süratle kendisine yaklaştığını fark etmiş. 'Şimdi ne yapacağım' diye düşünürken kaçmaya teşebbüs etmemiş. Bunun yerine arkasını leoparın geldiği yöne dönerek, kemikleri kemirmeye devam etmiş. Tam leopar saldıracakken yine kendi kendine konuşmuş; 'Bu aptal maymun da nerede kaldı? Yarim saat önce bir leopar daha getirsin diye gönderdim, hala haber yok!'
Diploması böyle bir şey iste: *Hızlı düşün, *Sakin ol, *Güçlü görün
Yaş: 29 Kayıt: Dec 17, 2008 Mesajlar: 339 Nerden: istanbul/üsküdar Kullanıcı Grupları: Yok
Madalyalar: 0
User Level: 17
Tarih: Prş Mar 05, 2009 11:02 pm Mesaj konusu: Re: HER GÜNÜN BİR HİKAYESİ OLMALIDIR-2
BALON
Küçük çocuk, baloncuyu büyülenmis gibi takip ederken, saskinligini gizleyemiyordu. Onu hayrete düsüren sey, "Bizim eve bile sigmaz" dedigi o güzelim balonlarin adami nasil havaya kaldirmadigi idi. Baloncu dinlenmek için durakladiginda o da duruyor ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir ara adamin kendisine baktigini farkederek ona dogru yaklasti ve bütün cesaretini toplayarak:
-Baloncu amca, dedi. Biliyormusun benim hiç balonum olmadi.
Adam çocugu söyle bir süzdükten sonra:
-Paran var mi? diye sordu. sen onu söyle.
-Bayramda vardi, diye atildi çocuk, önümüzdeki bayram yine olacak.
-Öyleyse bayramda gel, dedi adam. Acelem yok, ben beklerim.
Çocuk sessizce geri döndü. O ana kadar balonlardan ayirmadigi gözleri dolu dolu olmus, yürümeye bile mecali kalmamisti. Bir kaç adim attiktan sonra elinde olmadan tekrar onlara baktiginda, gördüklerine inanamadi. Balonlar, her nasilsa adamin elinden kurtulmus ve yol kenarindaki büyük bir akasya agacinin dallarina takilmisti. Çocuk, olup bitenleri büyük bir merakla takip ederken, baloncu ona dogru dönerek:
-Küçük, diye seslendi. Balonlari agaçtan kurtarirsan birini sana veririm.
Yapilan teklif, yavrucagin aklini basindan almisti. Kosarak agacin altina dogru yöneldi ve ayakkabilarini aceleyle firlatip tirmanmaya basladi. Hedefine adim-adim yaklasirken duydugu heyecan, bacaklarini kanatan akasya dikenlerinin acisini hissettirmiyordu. Sincap çevikligiyle balonlara ulastiginda bir müddet onlari seyretti ve dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkitti. Ancak balonlardan birisi iyice sikistigindan digerlerinden ayrilmis ve agaçta kalmisti. Çocuk onu kurtarmaya kalkissa, dikenlerden patlayacagini çok iyi biliyordu. Ister istemez balonu yerinde birakip asagiya indi ve adam dönerek:
-Birini bana verecektiniz, dedi. Hangisi o?
Adam elini tersiyle burnunu sildikten sonra:
-Seninki agaçta kaldi evlat, dedi. Istersen çik al.
Çocuk bu sefer ayakta bile duramadi. Kaldirim kenarina oturup baloncunun uzaklasmasini bekledikten sonra, dallar arasinda parlayan balona uzun uzun bakarak:
"Olsun", diye mirildandi. "Olsun." Agacin üzerinde kalsa da, bir balonum var ya artik..
Tarih: Prş Mar 05, 2009 11:11 pm Mesaj konusu: Re: HER GÜNÜN BİR HİKAYESİ OLMALIDIR-2
En akılcı savaş olarak nitelendirilen temeli propagandaya dayanan, kendi düşüncelerini kabul ettirmek için tehdit, şantaj, yıldırma gibi psikolojik ögelerin kullanıldığı mücadele türü olan psikolojik harbi çok güzel uygulamış küçük köpek.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız Bu foruma eklenti gönderemezsiniz Bu forumdan eklenti indiremezsiniz